Demokrasilerde meşruiyetin tek kaynağı millet iradesi olduğu için bu ilkenin askıya alındığı her müdahale, sadece seçilmiş hükümetleri değil; hukuku, toplumsal barışı ve devlet–millet bütünlüğünü zedeler.
28 Şubat 1997’de yaşanan ve “postmodern darbe” olarak anılan süreç, Türkiye’nin demokratik gelişimini sekteye uğratmış; siyaset, sivil toplum ve inanç özgürlükleri üzerinde ağır baskılar üretmiştir.
12 Eylül ve 28 Şubat darbelerinde mağduru edilmiş bir siyasetçi olarak, bu süreci tarihsel bağlamı içinde değerlendirmek ve demokrasiye sahip çıkanları anmak,bir vicdan borcudur.
28 Şubat süreci, anayasal düzeni askeri–bürokratik vesayet üzerinden yeniden dizayn etme girişimidir.
“Bin yıl sürecek” ifadesiyle simgeleşen bu yaklaşım, milletin iradesini geçici; vesayeti kalıcı görme yanılgısına dayanıyordu.
Oysa demokrasi, sürekliliğini tehdit ve telkinle değil; seçim, hesap verebilirlik ve hukuk devleti ilkeleriyle sağlar.
Bu nedenle 28 Şubat, yalnızca bir hükümet krizinin değil; sivil siyasetin alanını daraltan bir zihniyetin tezahürü olarak tarihe geçmiştir.
Bu dönemde demokrasinin yanında açık ve kararlı bir duruş sergileyen isimler, millet hafızasında müstesna bir yere sahiptir.

“28 Şubat bin yıl sürecek” diyen anlayışa karşı hukuk ve siyaset zemininde mücadele eden Prof. Dr. Necmettin Erbakan, demokratik meşruiyetin savunusunu ilke edinmiştir.
“Ordu gözbebeğimizdir; ancak namlusunu millete çevirmiş tanka selam durmam!” diyerek vesayetçi anlayışa karşı net bir tavır ortaya koyan Şehid Muhsin Yazıcıoğlu, devlet ile millet arasına giren her müdahalenin karşısında durmuş; ordunun itibarını millet iradesiyle çelişmeyen bir zeminde savunmuştur.
Batı Çalışma Grubu’na karşı “Demokrasi Çalışma Grubu”nu kurarak 500 bin kilometre yol yapan, darbe karşıtı konferanslar veren ve darbeciler hakkında suç duyurusunda bulunan Hasan Celal Güzel ise sivil direnişin kurumsal ve hukuki kanallarını işletmiştir.
Bu örnekler, demokrasinin yalnızca sandık günü değil; her gün savunulması gereken bir değer olduğunu göstermektedir.
28 Şubat’ın yol açtığı mağduriyetler—eğitimden kamu görevine, sivil toplumdan ekonomik hayata uzanan geniş bir alanda—toplumsal dokuyu derinden etkilemiştir.
Bu mağduriyetler, vesayetin kısa vadeli kazanımlar üretse dahi uzun vadede devlete güveni aşındırdığını ortaya koymuştur.
Nitekim sonraki yıllarda hukuk zemininde yürütülen süreçler ve demokratik reformlar, millet iradesinin er ya da geç üstün geleceğini teyit etmiştir.
Sebep–sonuç ilişkisi açıktır: Vesayet dayatıldığında siyaset daralır; siyaset daraldığında toplum gerilir,buna karşılık olarak hukuk güçlenirse ve sivil alan genişlerse,devlet–millet bütünlüğü tahkim edilmiş olur.
Sonuç olarak 28 Şubat, Türkiye’nin demokrasi tarihinde acı bir tecrübe; fakat aynı zamanda sivil iradenin direncini ortaya koyan bir dönüm noktasıdır.
Demokrasiye sahip çıkanları saygı ve rahmetle anarken; millet iradesine kasteden her türlü darbe girişimini ve destekçilerini hukuk ve tarih önünde mahkûm ediyoruz.
Demokrasi, ancak vesayetle arasına net bir çizgi çektiğinde güçlenir; devlet, ancak millet iradesine yaslandığında meşruiyetini tahkim eder bu nedenle,28 Şubat’ın yıldönümü, bu hakikati bir kez daha hatırlama ve demokrasiyi kararlılıkla savunma günüdür.
Yalçın Topçu
Cumhurbaşkanı Başdanışmanı