“Girmeden tefrika bir millete, düşman giremez;
Toplu vurdukça yürekler, onu top sindiremez.”
Bu mısralar yalnızca bir şiirin dizeleri değil; bir milletin hafızasına kazınmış tarihî bir hakikatin ifadesidir. Bir milletin gerçek zırhı tankı, topu, tüfeği, silahı değil; birlik ruhudur. Çünkü düşman önce sınırdan değil, kalpten girer. Önce gönülleri ayırır. Ailede başlayan ayrışma, kazandığı ivmeyle kontrolden çıkar; hızla büyür. Gönüllerde başlayan bu ayrışma sosyal çözülmeyi tetikler ve sürecin devamında vatanın mana derinliği bir anda kaybolur.
Tefrika yalnızca fikir ayrılığı değildir. Tefrika; ortak değerleri unutmaktır. Aynı bayrağın gölgesinde yaşadığımızı, aynı ezanla sabahladığımızı, aynı acıya ağlayıp aynı sevinci paylaştığımızı, aynı espriye benzer tepkiler verdiğimizi hatırdan çıkarmaktır. Bizi biz yapan müşterekleri ikinci plana itip ayrılıkları büyütmektir.
Unutmamalıyız ki bir milletin geleceği, çocuklarının zihninde kurulur. Eğer biz çocuklarımıza öfkeyi, tahammülsüzlüğü ve ötekileştirmeyi miras bırakırsak yarının toplumsal iklimini de sertleştirmiş oluruz. Ama onlara empatiyi, ortak paydada buluşmayı, farklı düşünse bile saygı duymayı öğretirsek; işte o zaman gerçek bir millî direnci inşa etmiş oluruz.
Unutmayalım: Düşman güçlü bir topluma cepheden saldırmaz; önce içeride ayrışma üretir. Sözü keskinleştirir, dili sertleştirir, kalpleri uzaklaştırır. Çünkü bilir ki kalpler ayrıldığında saflar da dağılır.
O hâlde soralım kendimize: Aynı gemide olduğumuzu ne kadar hatırlıyoruz? Bir tartışmada haklı çıkmaktan mı, yoksa birlikte ayakta kalmaktan mı yanayız? Fikirlerimiz farklı olabilir; ama kaderimiz ortaktır.
Düne baktığımızda, Irak lideri Saddam Hüseyin’in sonu, yanındakilerin ihanetiyle gelmiş; tek bir kurşun atılmadan, sahip olduğu uçaklar havalanmadan Irak teslim olmuş, Amerikan askerleri ülkeye zılgıtlarla karşılanarak girmiştir. Libya lideri Muammer Kaddafi de benzer bir sonla hayata veda etmiştir.
Tarih bunun sayısız örneğiyle doludur. En güçlü devletler bile iç çekişmeler, hizipleşmeler, küçük hesaplar ve şahsî menfaatler yüzünden zayıflamış; dış tehditler ancak bu gedikten içeri sızabilmiştir. Birlik varken yenilgi yoktur. Gönül dünyasında yaşanan ayrışma, küçük bir dünyalık uğruna bizi biz yapan değerlerden kopuş ve değerlerin satışı çöküşü kaçınılmaz kılar. Değerlerden kopuş başladığında, en sağlam kaleler bile kumdan bir duvara dönüşür.
İstiklal ve istikbalimizin teminatı olacak neslin yetiştirilmesi sürecinde, farkında olmadan yaşadığımız kopuşların ağır bedelini ödemeden önce tedbir almamız gerekmiyor mu?
Küresel aktörlerin kurgusu olan “Yeni Dünya Düzeni”ne dair yaşananları idrak etmekte de geciktik. Pandemi sonrası etkisi hızla artan sosyal medya, küresel ölçekte büyük bir ivme kazandı ve farkında olmadan dijital bağımlılığın içine sürüklendik.
Alışkanlıklarımız değişti. Bize sunulan ve bize yabancı değerleri sorgulamadan kabul eden bir nesil, kartopu gibi büyüyor. Aile değerlerimiz dönüşüyor; sorgulamadığımız hayat şartlarımız değişiyor. İletişim araçlarıyla birlikte bakış açıları da değişti ve değişmeye devam ediyor. Kimse farkında değil mi? Bu hızlı değişim yalnızca çocukları değil, yetişkinleri de etkisi altına almadı mı? Ekranı kaydırmakla meşgul; üretmeyen, düşünmeyen, çevresinden kopuk yaşayan ve her gördüğüne inanan bireyler hâline gelmedik mi? Toplum olarak ne kadar farkındayız? Hayatlar kayıyor, farkında mıyız?
Gözden kaçan bir gerçek var: “Medya insanları düşündürmez; ne düşüneceklerini belirler.” Bugün en büyük tehlike belki de görünmeyen tehlikedir. Sosyal medya diliyle sertleşen tartışmalar, siyasî kutuplaşmalar, mezhep ve meşrep üzerinden yürütülen ayrıştırmalar; “biz” duygusunu zedeleyen her söylem… Düşünmeden, heva ve hevesle sarf ettiğimiz sözler; yakın çevremizden başlayarak uzağa yayılan bir etki oluşturuyor. Küresel kurgunun ve kontrol altındaki medyanın etkisiyle söylenen her söz, her eylem küçük bir çatlak gibi görünse de zamanla büyük bir fay hattına dönüşebilir. Oysa bir milletin gücü, farklılıklarını kavga sebebi değil; zenginlik vesilesi olarak görebilmesindedir.
Sınırlarımızda yaşanan elim hadiseleri gönül dünyamızda yeterince analiz edebildik mi? İran, her şeye rağmen Müslüman bir ülkedir. İsrail ve Amerika Birleşik Devletleri’nin İran’a yönelik saldırılarına bir Müslüman olarak ne kadar üzüldük?
Uluslararası analizlerde, İran’ın en zor anında yalnız bırakıldığı açıkça ifade edilirken; medyada yer alan Türkiye’ye yönelik imalı mesajları ne kadar doğru okuyabiliyoruz? Bu söylemler bize ne anlatıyor, ne kadar idrak edebiliyoruz?
Farkında mıyız? Amerika, İran’a yönelik saldırılarında Müslüman ülkelerde kurduğu üsleri kullanıyor. Daha da çarpıcı olan ise İran’daki bazı grupların bu saldırıları sevinçle karşılamasıdır. Neden? Yarın hedefte bizim olmayacağımızın bir garantisi var mı? İlim ehli, bu küresel tehditlere karşı bizleri uyarırken ne kadar kulak veriyoruz?
İnsan haklarının ve uluslararası hukukun yok sayıldığı bu yenidünya düzeninde, yarın bize yönelebilecek saldırılara ne kadar hazırız? O hâlde bir kez daha soralım: Aynı gemide olduğumuzu ne kadar hatırlıyoruz? Bir tartışmada haklı çıkmak mı, yoksa birlikte ayakta kalmak mı önceliğimiz?
Bugün bize düşen; ortak değerlerimizi diri tutmak, birbirimizi dinlemek ve anlaşamadığımız yerde bile saygıyı kaybetmemektir. Çünkü birlik, benzer olmak değil; beraber kalabilmektir.
Ve şunu akıldan çıkarmayalım:
Bir milleti yıkmak için önce kalplerini ayırmak gerekir.
Kalpleri bir olan bir millete ise hiçbir güç diz çöktüremez.
Birlik olalım. Dirlik bulalım. Çünkü tefrikanın giremediği yere, düşman asla giremez.
Metin AKGÜN
Eğitim Bilim Uzmanı
Eğitimde Kaliteyi Geliştirme Derneği Yönetim Kurulu Başkanı